12 Mart 2007 Pazartesi

geleceğimden geçmişime mektuplar...

şimdi düşündüğüm zaman çok doğru değilmiş yaptıklarım.
kendimi savunmayacağım o yüzden.

savunma ihtiyacı duymamaya başladığım günleri hayal meyal hatırlıyorum şimdi ama o seninle tanışmadan önceki zamanların hikayesi.
bu anlatacaklarımın konusu değil.

o zamanlara şöyle bir baktığımda...
her şeyim, işim olmuştu.
sabahları genelde sen yataktan kalkmadan evden çıkar, kahvaltı masasında yalnızlığınla başbaşa bırakırdım seni.
geceleri herkesten sonra çıkmaktan büyük haz alıyordum. hele bu son zamanlarda daha da ağır basmaya başladı. kendime işler uyduruyor hatta çıkıp hala bekar olan arkadaşlarımla bir şeyler içmeye gidiyordum.
sen yine yalnız kalırdın.
çogu zaman yemeğini yalnız yer, bana yaptığın pastaların böreklerin hep en büyük dilimini bana bırakırdın...
geldiğimde ya pür dikkat televizyon izliyor yada ikimiz sarılarak izleyelim diye bir hevesle aldığın DVDlerin arkalarını okuyor olurdun.

ama bir gece bile yüzünde "yine geç kaldın, hani söz vermiştin bu gece için?" ifadesi olmadı. hep geldiğim için mutlu, hep gülen bir "hoş geldin!" karşıladı beni.
ben uyumaya o gece başka nereye gidecektim ki sen bu kadar mutlu oluyordun o eve gelmemden?
ya sen gerçekten Polyanna'ydın yada ben bağışlanması her zaman farz olan bir bebek.

evlenmeye karar verdiğimizde, gariptir ama, sanki bana biat ettiğini kanıtlamak istercesine çalışmayı bırakmıştın.
ki ben bunu hiç istememiştim senden.
oysa ki ben olmasam, önünde seni bekleyen mükemmel bir kariyer planın vardı.
ilk tanıştığımız gün, ben bu hedeflerine vurulmuştum biraz da senin.
çok iyi hatırlıyorum, o gece sabaha karşı, sende kendimden birşeyler bulmanın heyecanıyla girmiştim yatağıma.

ben seninle tanıştığım zaman, çok yol kat etmiş, ilişkilere ve kadınlara eskisi gibi toz pembe bakamayan bir adamdım.
kalbim taş gibiydi ve sen bu taşı kırmak için aylarca mücadele ettin.

evlilikse benim için o zamanlar çok uzak bir ihtimaldi.
diyorum ya, mahvedilmişti bir kere benim o büyülü bahçem. düşlerim, umutlarım.
nefret ettim sonra hepsinden.

işte bu bir yıldan fazla süren inadın ve sabrın beni büyülemişti.
seni ne zaman kırsam, ne zaman bağırsam, ne zaman yeteneksizliğini yüzüne vursam sen yine hep beni haklı buldun.
kızmanı, kapıyı çekip çıkmanı, ağlamanı, küfretmeni istedim.

bunları yaptın yapmasına da,
hiç bana yansıtmadın.


gün geçtikçe daha da yalnız kalmaya başladın.
ben git gide seni yalnızlığına daha da gömdüm.
artık kendini discovery channel'daki belgesellere veriyor, sürekli öğrendiğin şeyleri bana anlatma hevesiyle dolup taşıyordun.
Allah var, ne bana saçma sapan kadın programlarından bahsettin ne de komşu dedikodularından...
ama ben seni hiç dinlemek istemedim.
hep "şimdi olmaz hayatım, çok yorgunum. başka zaman anlatırsın"lar doldurdu kulaklarını...

ve sen büyük bir sabırla "o başka zamanlar"ı bekledin.
ama o başka zamanlar, yanlarına başka zamanları da katmalarına rağmen hiç gelmediler evimize.

yine Allah var be kadın, bunlara da hiç ses etmedin.
gelmemle yatağa gitmem arasında kalan o kısacık sürede susup televizyon ekranına bakarken ben sabit bir şekilde, sen yüzümü izlemeye koyulurdun.
gününün nasıl geçtiğini sormak dahi gelmezdi aklıma o zamanlar. şimdi fark ediyorum bunu.

hatta gariptir, televizyonun yerine geçme isteğin o kadar ağır basmış olmalı ki o zamanlar, televizyonun üzerine ve çevresine fotoğraflarımızı - ama daha çok seninkileri - koymaya başlamıştın. sürekli değişen fotoğraf kareleri. belki gözüm onlara değer de seni görmüş olurum umudu kalbini okşuyordu sanırım.

bu zamanlardan bir gece, üniversitedeki Türkçe hocamı görmüştüm rüyamda. Aslında bir derste verdiği "eşinizle ilgilenin ileride" öğüdünü tekrar dinlemiştim kendisinden.
sabah uyandığımda sen yine uyuyordun.
yüzüne baktım,
sonra ellerine...
duşa girdiğimde hüngür hüngür ağladığımı iyi hatırlıyorum.
ben neden böyle bir adam olmuştum?
önce seni suçladım yerli yersiz o daracık kabinde. bu kadar bağışlayıcı olman mıydı bunlara sebep. sen neden bağıramıyordun ki? sesini neden yükseltmiyordun bana? hakkını savunmalıydın, "bu evlilik senin oyuncağın değil orhan bey!" diye diklenmeliydin bana mesela.
hatta ben istememiş olsam bile arkadaşlarımın karıları gibi "senin için ben kariyerimden vazgeçtim, arkadaşlarımdan şundan bundan vazgeçtim!" diye kavga çıkarmalıydın.
huzursuzluk çıkarmalıydın yerli yersiz ki o huzuru bulmak için ben de üzerime düşeni yapsaydım.
sen bozmalı, ben tekrar kurmalıydım.
kavga olmalıydı o evde. dikkatimi geçmişimdeki tüm kadınlar gibi bu şekilde çekmeliydin.
annem gibi, geçmişteki tüm sevgililerim gibi.
dozunu kaçırmadan yapsaydın bu yıkımları, belki ben böyle olmazdım.
evet, evet böyle olmazdım. yani o zaman, o daracık kabinde bu yargıya varabilmiştim suyun altında.
tamam sen yine her zamanki gibi suçlamalardan kendi payına düşeni fazlasıyla almıştın da ben bu işin neresindeydim? kendimi yavaş yavaş suçlamaya başladım.
seneler önce iş için girip çıktığım o mülakatlarda bahsettiğim tüm empati zırvalıklarını denemeye çalıştım senin üzerinde.
ama artık ceketimi giyiyordum ve o sabah toplantıda konuşulacak konulara gitti aklım.
kendimi yargılama zamanı seneler sonraki bir akşama kaldı.

sen uyanır uyanmaz aynı kadın, bense arabama biner binmez eski orhan olmuştum yine.


çok sonraları sınırlarını daha da zorlamaya başladım senin.
dayanamadığın bir nokta olmalıydı senin de. isyan edeceğin, patlayacağın bir nokta olmalıydı. ne kadar hoş karşılayacaktım o büyük kavgamızı bir bilsen. nereye gidiyordu bunca işkencenin yürek sızısı, nereye saklıyordun yalnızlığını be kadın?!
ben seni zorladıkça, aksine sen yüzümü daha çok izler oldun.
ama bu defa ellerin daha korkak dokunmaya başlamıştı bedenime televizyon karşısında.
sen, sana göre dünyadaki en değerli varlığa dokunuyordun. sahip olamadığın bir maddeye dokunur gibi, birazdan elinden çekip alacaklarını bildiğin ve tekrar sahip olmak için bir yirmi dört saat daha beklemen gerekecek bir mücevher gibi dokunuyordun bana.
yüzümü, ensemi, omuzlarımı keşfediyordun her gece.
ve ben o zamanlar farkında bile değildim sana nefes aldıran o dokunuşlarının.

çocuğumuz olmadı hiç.
olmaması için özel bir gayret bile göstermiyorduk halbuki. engellemek için her hangi bir çabamız yoktu. bazen seni telefonda annene bahaneler uydururken yakalardım. sen hiç çaktırmamaya çalışırdın oysa ki bana bu durumu. "daha var zamanı", "düşünmüyoruz"larla geçiştirirdin hep evin içinde beni izlerken gözlerin.
çevrenin baskısını bile tek başına göğüslemek görevini sen devralmıştın bu konuda da.
aslında şimdi düşünüyorum da, umrumda bile değildi çocuk sahibi olmak.
aklıma bile gelmiyordu her hangi birimizde bir sorun olabileceği.

sorun bende bile olsaydı eğer, konusunu bile açmazdın eminim.

çok zeki kadındın ama.
ilk zamanlarda fark ettiğim zekanın yanına bir de bana karşı olan sabrın ve bağlılığın eklenmişti zamanla.
beni iyi taşırdın dost meclislerinde, davetlerde.
eminim tüm arkadaşlarımın karıları çok kıskanıyordu seni.
boş değildin, hep doluydun ve başaklar gibi doldukça eğilirdi başın.
bir güne bir gün beni saç baş dağılmış karşılamadın evde. gözlerin hep rimelli olurdu. onların güzelliğine daha evlenmeden önce çok değinmiştim ben. şimdi daha iyi anlıyorum ama, neden bazı geceler eve geldiğimde gözlerinin kızarmış halde olduğunu.

aslında hayrandım kadın sana da işte ben...

ben bir acayiptim.

senin sabrını, şimdi ben zamanında başkalarına gösterdiğim sabırla kıyaslıyabiliyorum.
geçmişe bakınca daha net görülüyor her şey.
ben de hayatımdaki kadınların aslında içini, o içlerinde duran ve yaptıklarımı hak ettiklerini düşündürten şeyi gördüğümü sanmıştım.
onlara yaşatılanların, onları böyle katı, böyle merhameti az, böyle hırçın yaptıklarına inanmıştım...
o yüzden değişeceklerine inanmış, sabretmiştim.
dediklerini yutmuş, üstüne bir daha haksız yere duymuş ve yine yutmuştum onca şeyi.
benimle senin arandaki tek fark, ben bir müddet sonra vazgeçmiş ve aslında içlerinde gördüğümün görmek istediğim şey olduğunu fark etmiştim.
aslında annem hariç hiç birisi hak etmemişti.
hak eden ikinci ve son kadın sendin belki de.

sen o zamanlarıma geç,
onlarsa bu zamanlarıma erken kalmışlardı.

bir akşam eve erken gelmiştim.
beklemiyordun ya beni, duymamıştın kapıyı.
anahtarla açtım.
kıştı sanırım ki paltomu asıyordum.
içeriden bir ağlama sesi duydum.
yaklaştım yavaşça.
banyodan geliyordu ses.
hafifçe baktım kapı arasından.

ağlıyordun...

kadındın,
ağlıyordun.
erkektim,
göz göre göre ağlatıyordum.

klozete oturmuş, eski resimlerimize bakıyor ve ağlıyordun.
resmimi öpüyor, kokluyor
ve hiç durmadan ağlıyordun.
gözlerinden akan rimel, ellerine bulaşmıştı.
adımı sayıklıyor, geçmişime lanet ediyor ve yine adımı sayıklıyordun.

durman için, susman için o an canımı verebilirdim aslında.
o an ayaklarına kapansam, özürler dilesem sen yine o ağlayan gözlerini ellerinle siler, zoraki gülmeye çalışır ve kendini bırakır yine beni sakinleştirirdin, eminim.

ama bilirdim ki, o günden sonra sen eski sen olmaz, o manzarayı gördüğüm için sanki suçlusu senmişcesine daha da af dileyici olurdun.

işte bunu yapamazdım sana.
bu kendinle kaldığın, bu en saf, en temiz, en gardını düşürmüş seni bu halinle rahatsız edemezdim. tanıdığım sen, sana göre suç işliyordun o anda.
sessizce çıktım evden.

dışarıda biraz oyalandıktan sonra geldim tekrar.
üç bira, lanet olasıca bir bar şarkıcısı ve içtiğim yarım paket sigara.

eve geldiğimde yine kızarmış gözlerinde rimel, sevgiyle gülümseyen bir yüz karşıladı beni.
sonrasında yüzümü, omuzlarımı okşayan ellerin...


repeller
"geleceğimden geçmişime mektuplar"

3 yorum:

angel_a dedi ki...

Ve aslında geleceğin bugününe diyor ki; silkin repeller kendine gel. Böyle gidersen yıllar sonra sevdiğin kadını ağlatırsın kıyıda köşede..
Kadınının değerini bil.

angel_a dedi ki...

Bi de söylemeden geçemeyeceğim
ben senin bu yazını pek seviyorum, tipik erkek tipik kadın profili var içinde.
Hayattan.
Gerçek.

repeller dedi ki...

kendime notlar işte :)